Sergi

Hasta Eden Binalar – Borga Kantürk


Borga Kantürk; bulunduğumuz mekanla ilişkilendiğimiz süre içinde bilinç üstü ve dışı yolculuklarına değindiği Cafe Recordis Sergisi’nin ardından aşir mekana odaklanıyor: Devlet binalarına.

Sergiye adını veren “Hasta ile Bina” teması adını, Dünya Sağlık Örgütü tarafından resmi olarak adlandırılmış “Hasta Bina Sendromu”ndan alıyor. Kısaca özetlenirse HBS, kişinin çalışma alanı ile ilişkili şikâyetlerinin bileşkesi olarak tanımlanıyor.

Sergiyi gezmeden önce uyandırdığı ilk çağrışım “insanı hasta eden” bir sistemin inşa edilmiş meşruiyetlerini temsil eden faşizmin binalarına yönelik oldu. Binalar, insanlığın yüzyıllar boyunca maruz kaldığı, dahil edildiği ya da kendi elleriyle inşa ettiği sistemleri medeniyete dönüştüren ikonik metaforlar olarak tanımlanabilirler. İktidarın, refahın ve zenginliğin temsili olan binalar gündelik amaçlarından çok daha fazlasını temsil ederler. Öyle ki, dünün ideolojik yapılarının, bugünün içeriksiz yığınlarına dönüşerek kimliksizleşmesi dahi binalarla olan ilişkimizi yeniden okumamızı gerekli kılmaktadır.

“Hasta ile Bina” çalıştığımız binalarda geçirilen zaman ve bu zamanın belirsizliğine odaklanan bir kurguya sahip. Dört bölümden oluşan sergiyi gezdiğimizde kendimizi rutin bir çalışma gününün başlangıcında buluyoruz. Zira sergi alanına girdiğimizde, her gün arşınladığımız yolların temsillerinden geçerek binaya doğru yaklaşıyoruz. Topraktan yükselen bina uyanış halindeymişçesine bizi bekliyor.

Kantürk’ün tavrı ve üslubu binanın içindeyken ve dışına çıktığımızda bizlere bulunduğumuz anı olumlamaya çalıştığımız kaçış noktaları veriyor. Kaçış noktaları hayatımızın büyük bölümünü kaplayan, mekanların ortasında sıkışmış olduğumuz anları esnetebilmek için kullandığımız küçük detaylardır. Sigara odaları, kafeterya, fotokopi odası, bizi tuvalete götüren koridor… Gün içinde bulunduğumuz binadan çıkıp kendi gerçekliğimize gidebileceğimiz alanlar, pencereler ve objeler yaratarak binanın tanımladığı var oluş biçimlerimize yönelik algımızı manipüle ederiz. Kurguladığımız zihin oyunları, kaçış noktalarından esinlenir. Yangın merdiveninde sigaramızın dumanını göğe üflerken, gökyüzünün ucuna takılan gözümüz bizi binadan çıkararak başka bir dünyanın varlığını müjdeler. Kantürk, bina ile ilişkimizde ruhumuzu hasta eden kalıpların dışına çıkmak için yaptığımız hamlelere işaret eder. Bu dışındayken içinde olduğumuz yerin neresi olduğunu sorgulatırken, içindeyken gedikler bularak kaçtığımız binanın dışındaki dünya arasında sıkışan varlığımıza dair bir resim sunar.

Uzayan saniyeler, kısalan saatler…

Sonsuza uzanan, ıssız bir koridorda ilerliyoruz. Ulaştığımız odanın kapısını ve koridorun zemininde yer alan küçük mozaik taşlarını seyrediyoruz. Zaman uzadıkça uzuyor. İçeri ne zaman alınacağız, daha ne kadar bekleyeceğiz? Mozaik zemin zamanla birlikte genişliyor. Sonsuza uzanan bir uzay tasavvuruna dönüşen mozaik zemin, bizi uzayın ortasında bir odanın önünde bekleme durumunda taşır hale geliyor. Sanatçı binanın sanrılarından yeni dünyalar yaratan bireyin, katmanlar halinde genişleyen duygu durumlarına göndermeler yaptığı eserlerinde çalıştığımız binayı basit bir ifade içinde tanımlamaktan öteye taşıyor.

Peki binanın genelinden bizim olan özel alana geldiğimizde bizleri neler bekliyor? Masadaki takvim, duvarda kalitesiz baskısıyla endam eden reprodüksiyon, yazıcı, sebil ve diğer objeler… Binanın kimliğimizi ve alanımızı tanımlayışının önüne bir nebze de olsa geçme isteği pek çoğumuzu, toplumsal hayatın sokaktaki akışından uzak düşmemek adına kitlesel mecralarla buluşturur. Gazete haberleri, küçük bir televizyon ya da internet bizi dışarı çıkarırken, aidiyetlerimize dair yeni tanımlamalar yapmamıza olanak sağlar. Bunlar bir mekanın temsil ettiklerinin üzerimizde yarattığı tutukluluk hallerine karşı geliştirdiğimiz firar etme yollarıdır. Binanın duvarlarının arkasında dışarıda gerçekleşen ekonomik ve politik ya da gündelik olaylarla bağımızı koparmamak için bireyselden toplumsala uzanan yolculuğumuzda dış dünyaya açılan önemli pencereler arasında yerlerini alırlar.

Ya iç dünyamız, daha doğrusu bünyemizin içinde bulunduğu mekana yönelik refleksleri nelerdir? Çekmeceye uzanan el, bir bardak su ve ilaçlar sorumuzun cevabı olabilir. Bünyemizin verdiği fizyolojik tepkileri hafifletebilir ya da karşılayabilir güce gelebilmek için ilaçlar kullanmaya başlarız. Hasta Bina Sendromu kendini sürekli hissettirir ve biz düşüncelerle örülmüş binaların içinde var oluşumuza, kimliğimize ve gerçekliğimize dair semptomlar yaşamaya devam ederiz.

Hasta ile Bina mesleği eğitmenlik olan sanatçı Borga Kantürk’ün mekanla ilişkisini sorgularken kendi çalışma hayatından yola çıkışla deneyimlerini yeni formlara dönüştürdüğü bir çalışma. Sanatçı ise gerek günlük rutin çalışma hayatımızda resmi belleklerden silinen, gerekse her gün yeniden tanımlanan kimliğimize dair yeni perspektifler açan tutarlı anlatıma ve etkili üslubu sahip. Borga Kantürk’ün Hasta ile Bina temalı sergisinden yola çıkışla sergi üzerinden bireyin bina ile ilişkisini değerlendirdiğimiz bu yazıda vardığımız nokta aynı oluyor. Çalıştığımız binalar temsil ettikleri sistemler, ideolojiler, politik ve ekonomik temsilleri nedeniyle bizler için yaşam alanlarından ziyade yaşayamama hallerini tetikleyen mekanlara dönüşüyor.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *